FİRARİ MÜRDÜM ÇİÇEĞİ kitabım ÇIKTI okudunuz mu ?

8.6.15

Harputlu İmam Efendinin Hayatı


Harput'ta Meteris Mezarlığı'nın üst kısmında defnedilmiştir. Türbesi kare plânlı olup, üzeri büyük bir kubbe ile kapatılmıştır. Aydınlatması küçük bir pencereden ibarettir. Tek mekânlı olan bu makam bölümü demir cağlarla ayrılmıştır. Türbe etrafında Harput'un yetiştirdiği önemli zatlar yatmaktadır.
 Oğlu Ziyaettin Uz beyden aldığımız bilgiye göre imam Efendi aslen Erzurum’ludur.  Asıl adı Osman Bedrettin'dir. Çemişgezek nüfus kayıtlarından alman bilgiye göre, 1858 yılında Erzurum'un Abdurrahman Ağa Mahallesi'nde dünyaya gelmiştir. Baba Adı Selman Sukûti, anne adı Esma Hanımdır Bedrettin dünyaya geldiğide âdet üzere kulağına ezan okunur. O, okunan bu ilk ezanı duyduğu zaman elini havaya kaldırarak ezanın bitimine kadar indirmemiştir. Doğumunda meydana gelen bazı hadiselere bakarak, bunları ileride büyük bir zat olacağına işaret saymışlardır. Babası o küçükken vefat eder. ilk derslerini Erzurum'daki hocası Mehmet Tahir Efendiden alır. Dokuz yaşında iken Kur'an-ı Kerim'i ezberler ve hafız olur. Gittiği medresede sarf ve nahiv dersleri alarak Arapçayı öğrenmeye başlar. O, Arapça'yı öğrendikten sonra tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerine yönelir. İlk defa "Hucurât" suresinin tefsirini okuyunca, bilmeden işleyeceği günahlardan korkarak az konuşmaya başladı. Hocası ve arkadaşları tarafından çok sevilirdi. Onun islâmi ilimlere olan meyli kısa zamanda kendisine çok şeyler öğretti. Bir gün hocası Mehmet Tahir Efendi: "Molla Hafız, bütün bildiklerimi sana öğrettim. Ayrıca bilmediklerimi de öğrettim. Çünkü sana öğretmek için ben de okudum. Bundan ötesine gidemiyorum. Artık senin benden fazla İlme sahip olan bir hocaya ihtiyacın var. Bugünden itibaren sana daha ders vermeyeceğim." der. Bunun üzerine Hafız Osman Bedrettin yeni bir hoca aramaya başlar. O, ilme doymak bilmeyen bir hırs içindedir. Hocasının bırakmasından sonra bir boşluk içerisine düşer. Bir gün Allahu Taalâ'ya söyler yalvarır: "Yarabbi, dertliyim. Derdime derman için sana geldim, ya muin." diyerek yüce yaratandan yardım ister.
 Tarikatta emirler makamların en üstünden gelir. Nerede görev verilirse oraya gidilir, işte Osman Bedrettin'in bu duası Hakkı ilâhide değer bulur. Ona Buhara'dan Ahmet Meramı adında değerli bir veli, hoca seçilmiştir. Onun aldığı bu görev, Osman Bedrettin'i kaldığı yerden devam ettirme görevidir. Ahmet Merami Hazretleri kendisine ilâhi yoldan bildirilen bu görevleri yerine getirmek üzere, bir gece habersizce Buhara'dan ayrılır. Görev yeri olan Erzurum'a gelerek, Hasankale'nin Bevelkasım Köyü'ne imam olur. ilmi ve takvası sayesinde kısa zamanda şöhrete kavuşur. Onun bu şöhreti Hafız Osman Bedrettin'in kulağına kadar ulaşır. Bunun üzerine Hafız Osman Bedrettin Hasankale'nin yolunu tutar. Bir namaz vakti köye gelerek camiye gider, imamlık görevi yapan Merami Hazretleri, yetiştireceği gencin bu olduğunu anlar. Namaz bittiğinde Osman Bedrettin'e yaklaşarak: "Hafız Osman, hoş geldin." der. Osman Bedrettin hayretler içerisinde onun elini öper. Ahmet Merami Hazretleri'ne: "Sîzden ders almak is­tiyorum." der. Merami Hazretleri: "Ya Hafız, biz Buhara'dan buraya boşuna mı geldik!" diyerek Osman Bedrettini alıp evine götürür. Onu, evinde kendi usulünce imtihana çeker. Maksadı bilgisini yoklamaktır. Ahmet Merami Hazretleri onu yetiştiren hocayı överek:
  "Hocan seni iyi yetiştirmiş. Ama Hafız şunu bilesin ki ilmin çeşidi çoktur. Bunlar inanan herkesi Hakk'a ulaştırır. Bizim sana vereceğimiz ilim tasavvuf! ilmidir. Bunun da merhaleleri vardır. Biz ancak seni belli bir yere getiririz. Bu uzun yolu çabanla ve mürşidinle birlikte gideceksin. Unutma ki, meşakkatli bir yoldasın." deyip önündeki yolun çok zor bir yol olduğunu anlatmaya çalışır. Bir süre sohbet ettikten sonra çalışma günlerini belirleyerek Ahmet Meramı Hazretleri'nin yanından ayrılır.
       O, Bevelkasım Köyü'ne sürekli giderek derslerini hiç aksatmadı. Rivayete göre bir kış günü hocasına gitmek için yola çıktı. Yolun yansına gelmişti ki, şiddetli bir tipi ve sis onu iyice bunalttı. Osman Bedrettin elini açarak Hakk'a yalvarmaya başladı. O, her başı darda kaldığında bunu yapardı. Üzgün bir halde iken, yanında beyaz bir atlı gördü. Gelen bu atlı Osman Bedrettin'e: "Tut elimden" diyerek onu atın terkisine aldı. Bir müddet sonra Bevelkasım Köyü'nün girişinde Osman Bedrettin'i atından indirerek kaybolup gitti. Hocasının kapısını çaldığında, Merami Hazretleri ellerini kaldırmış onun için dua ediyordu. Onu birden karşısında gören hocası, Allaha şükretmeye başladı. Hafız Osman Bedrettin yolda başından geçenleri Hocasına anlatınca: "Ya Hafız, o atlı Hızır'dı" dedikten sonra o gün Hafız Osman Bedrettin'e son dersini verdi. Ders bitince: "Benim görevim burada tamamlandı. Bundan sonraki yolu yeni bir mürşidle alman gerek. Sen artık kendine o mürşidi ara. Hak tealâ o mürşidi sana nasip edecektir. Benim Buhara'ya dönmem gerek. Oradakiler beni bekliyorlar." dedi. Hafız Osman Bedrettin hocası Ahmet Merami Hazretleri'nin bu sözlerinden dolayı oldukça üzüfdü. Bevelkasım Köyü'nden ayrılırken Ahmet Merami Hazretleri onu köyün dışına kadar uğurladı.Hafız Osman Bedrettin yine hocasız kalmıştır. Erzurum'a döndükten sonra yeniden bir mürşid aramaya koyulur. Yıl 1877'dir. Tarihte "93 Harbi" dediğimiz Osmanlı-Rus savaşı patlar. Ruslar Erzurum önlerine kadar gelirler. Erzurum'u müdafaa eden Gazi Ahmet Muhtar Paşa, Aziziye'de tabyalar hazırlamaktadır. O sabah tan yeri ağarırken Ayaz Paşa Camiinin minaresinden bir ezan sesi yükselir. Bu ezan-ı şerifteki efsunlu hava bütün Erzurum'da duyulur. Ertesi günü halk toplanarak silahlanır. Topluca Gazi Ahmet Muhtar Paşa'nın yanına giderler. O gün Aziziye tabyalarındaki savaşı anlatmak mümkün değildir. Ruslar Aziziye tabyalarına karşı denedikleri bu saldırıda Erzuruma giremezler. Gazi Ahmet Muhtar Paşa o sabah Ayaz Paşa Camiinden kimin ezan okuduğunu sorar. Cephe Komutanı Kurt ismail Paşa: "Ben o sesi tanıyorum. Miralay Bahri Bey'in ku­mandasında bulunan biridir. Onu düşmana saldırırken gördüm, elinde silahı yoktu. En önde hücum ediyor, taşlarla saldırıyordu. Paşam, attığı her taş düşmana değiyor ve taşın değdiği düşman askeri, ölüyordu," deyince, Gazi Ahmet Muhtar Paşa: "Onu bana getirin." der. Hafız Osman Bedrettin'i bularak Paşanın karşısına getirirler. O değerli Paşa Hafıza iltifatlarda bulunur. Sonra da Hafız Osman Bedrettin'i 28. Alayın, üçüncü taburuna "Tabur imamı" olarak tayin eder.
       Bu savaş esnasında Erzurum cephesine savaşmaya gelen birçok veli zatlarla tanışır. 93 Harbi Hafız Osman Bedrettin'in hayatında önemli bir dönüm noktası olmuştur. Burada askerin ayakkablarını tamir eden bir eskici, ona büyük ilgi gösterir. Bu kişinin dini ve tasavvufi bilgisi oldukça yüksektir. Bir ara bu gönül dostuyla birlikte Rus ordusuna esir düşerler. Kısa bir süre sonra arkadaşları ile birlikte kaçarak esaretten kurtulurlar. Erzurum'a geldiklerinde yeniden eski görevlerine dönerler. Çok geçmeden Sekizinci Alay Diyarbakır'a kaydırılır. Onun "imam Efendi" sıfatı bundan sonra başlar. O, her an bir mürşid aramayı sürdürmektedir. Taburdaki tamirci arkadaşı onun yanhzlığını bir an olsun unutturur. Bir tek onunla gönlü ferah olur.
       Diyarbakır'daki görevi sırasında bir arkadaşı Palu'ya gideceğini söyleyince, imam Efendi bunun sebebini sorar. Arkadaşı orada büyük bir şeyhin bulunduğunu, amacının bu büyük şeyhi ziyaret etmek olduğunu belirtir, İmam Efendi önce: "Öyle şeyhleri ben çok gördüm." der. Arkadaşının ısrarı üzerine imam Efendi de gitmeye karar verir. Ve ikisi birlikte Palu'nun yolunu tutarlar.
       Onlar henüz Palu'ya varmamışken, büyük Nakşi mutasavvıfı Mahmut Samini Hazretleri yıllardır yanından ayrılmayarak hizmetini gören Mustafa Naci Efendi'yi çağırarak: "Hani sen bir kaç yıl önce bir rüya görmüştün hatırlıyor musun?" dedi. Mustafa Naci Efendi gördüğü rüyayı hatırlayamadı. Mahmut Samini Hazretleri onun gördüğü rüyayı anlatınca, Mustafa Naci Efendi birden hatırlayıverdi. Mustafa Naci'nin gördüğü rüya şöyle idi: "Bir şehir meydanında gökyüzünden aşağıya doğru bir ip sarkıtılmıştı. O sırada bir nida yükseldi: "Kim ki, bu ipi sıçrayarak tutarsa, o kurtuluşa erecektir ve cennete girecektir." Meydanı dolduran herkes ipi tutmak için sıçnyordu. Ama hiç kimse ipin ucunu yakalayamıyordu. O sırada kalabalığın içinden biri sıçrayarak ipi tuttu. Kendisini aşağıda seyredenlere seslenerek: "Benim cübbeme sarılın sizi de çıkarayım." dedi. Meydanda bulunan herkes o kişinin cübbesine tutunmaya çalışıyordu, işte Mustafa Naci Efendi'nin gördüğü rüya buydu. Bu rüyayı o zaman Şeyhî Samini Hazretleri'ne anlatmıştı.
       Mahmut Samini Hazretleri Mustafa Naci Efendi'ye dönerek: "Bu gece ben de bir rüya gördüm." dedi. Mustafa Naci Efendi: "Hayırdır" deyince, Mahmut Samini Hazretleri gördüğü rüyayı anlatmaya başladı: "Murat kenarında bir bostan tarlamız var. Bu tarlaya su bağlamak için Murat'tan ark açıyoruz. O sırada hiç görmediğimiz biri bizden daha yukarıda bir bostan yeri hazırlıyor. Ben sana: "Mustafa, şu garibe söyle oraya su çıkmaz. Bostanını bizim bostanın yanına yapsın ki, bu arktan ona da su verelim." diyorum. Sen o garip kişiye durumu anlatıyorsun. Önce gelmek istemiyor. Ama sonunda o da gelip bizim bostanın yanını kazmaya başlıyor. Samini Hazretleri rüyasını anlattıktan sonra devanı ediyor: "işte senin rüyanda gördüğün o zat, benim rüyamda bostan yapan zattir. Şimdi Gülüşkür'ü geçerek bize doğru gelen iki kişi vardır. Sen yukarı düzlükte bunları karşıla, bir bak. Şayet senin rüyanda gördüğün ipe sarılan kişi onlardan biri ise geriye dönerek onlardan önce gel ve bana haber ver. Öyle anlaşılıyor ki, bu zat bize bağlanmakta biraz zorluk çıkaracaktır, ilmimizi de alıp gidecektir." Bunun üzerine Mustafa Naci Efendi ata binerek Palu'nun üst tarafındaki düzlüğe çıkar, ileriden iki kişinin Palu'ya doğru gelmekte olduğunu görünce atını mahmuzlayarak onların yanına vanr. Selam verdikten sonra bakar ki gelenlerden biri kendi rüyasında gördüğü zattır. Hızla geriye dönerek Şeyhi Mahmut Samini Hazretleri'ne haber verir, imam Efendi'nin Harput toprağındaki hikâyesi işte bundan sonra başlar.
       Diyarbakır'dan başlayıp Palu'ya uzanan yolun sonunda, Mahmut Samini Hazretlerinin kapısına varırlar. Önce arkadaşı, sonra da imam Efendi şeyhin elini öper. îmamEfendi, Samini Hazretleri'nin yanına zahiri ve batini ilimlerle dolu olarak gelmiştir. Bu sebeple Mahmut Samini Hazretleri'ni incelemeye başlar. Uzun bir yol katederek geldikleri Şeyh Mahmut Samini Hazretleri, kara kuru, dişleri dökülmüş ve çürümüş biridir. Üstelik içtiği tütünden dolayı sakalı ve bıyığı sarıya dönmüştür. O, içinden "Tütün içen şeyh olur mu?" diye düşünür. Bir müddet sonra kahve gelir, tam İmam Efendi kahvesini içerken her nasılsa beyaz olan cübbesine bir miktar kahve dökülür. Üzgün bir şekilde: "Mahvoldu cübbe." diye düşünür. Mahmut Samini Hazretleri: "Hafız, cübbeni çıkar da Mustafa temizlesin." der. O, cübbenin temizleneceğine inanmaz ama, yine de çıkarıp verir. Cübbe birkaç dakika sonra geri geldiği zaman bakar ki, kahve lekesinden eser kalmamıştır. O gece imam Efendi garip bir rüya görür. Rüyasında dünyadaki bütün nebatlar yüce Allah'a ibadet etmektedirler. Ne var ki tanımadığı bir bitki Allaha bir türlü secde etmez. Sabah uyandığı zaman Samini Hazretleri kahvesini içmektedir. Bir süre sonra imam Efendi'ye: "Hafız bîr ateş getir de şu Allaha ibadet etmeyen otu yakalım" deyip ateş ister, imam Efendi rüyasında gördüğü nebatın tütün olduğunu anlar, iş bununla da bitmez, imam Efendi'ye: "Hafız, biz bu tütünü şunun için içiyoruz: buraya tütün içen birçok insan gelmektedir. Şayet ben içmemiş olsam, tütün içen insanların çoğu beni dinlemeyip tütün içmek için dışarı çıkacaklar. Halbu ki şimdi hem tütünlerini içiyor, hem de oturup beni dinliyorlar. Bunun keyifçisi değilim. Sırf bunun için içiyorum." der. O gün cemaate imam Efendi namaz kıldırınca, insanlar arasında bir fısıldaşma başlar. Bunlardan biri, Samini Hazretlerinin ileri gelen müritlerinden Miyadımullah Mehmet Efendi'ye misafirin niçin imamete geçtiğini sorar. Miyadımullah Mehmet Efendi: "O daha mürşid görmeden ilk devreyi kendi güzel ahlâkı ve istidadı ile bir hamlede atlatmıştır." diye cevap verir, imam Efendi ve arkadaşı Samini Dergâhında tam üç gün misafir kalırlar. Dördüncü günü dönmeyi düşünürken Samini Hazretleri imam Efendi'ye: "Hafız, misafirlik üç gün olur. Bahçedeki sezbeler kurumak üzeredir. Havuzu sal da sebzeleri bir sula." der. İmam Efendi bir şey demeden bahçeye iner. Sebzelerin yaırısını sulamıştır ki, havuzun suyu biter. Samini Hazretleri'nin huzuruna vararak: "Efendi, sebzelerin yarısı sulanmadı."der. Mahmut Samini Hazretleri: "Niçin" diye sorunca, o, havuzdaki suyun bittiğini söyler. Samini Hazretleri: "Hafız sen ne diyorsun?" der ve "O havuz bahçenin tamamını suluyor!. Bir yanlışlık var. Sen git havuza bir daha bak." der. imam Efendi tekrar inip bakar ki, havuz ağzına kadar doludur. Onun Samini Hazretleri hakkındaki düşüncesi yavaş yavaş değişmeye başlar.
       imam Efendi çaresiz dördüncü günde Palu'da kalır. Beşinci gün tekrar dönme hazırlığı yaparken, Mahmut Samini Hazretleri imam Efendi'yi tekrar çağırır: "Hafız, bahçeden biraz sebze topla getir ki, akşama yemek pişîrsinler." imam Efendi önce: "Bahçeyi dün suladım, sebzelerin hepsi çiçekteler." Der. Ama, Samini Hazretleri: "Sen hele in bak" diye ısrar eder. imam efendi çaresiz bahçeye iner. Bakar ki, hakikaten domatesler, patlıcanlar, biberler dallarında olgunlaşmış vaziyette sallanıyor, îşte o zaman imam Efendi anlar ki Mahmut Samini Hazretleri büyük bir mürşid ve makam sahibi bir velîdir. Artık hiç bir şüphesi kalmamıştır. Beşinci gün izinleri bittiği için döneceklerdir. Mahmut Samini Hazretleri ile vedalaşmaya giderken Samini Hazretleri: "Hele durun bakalım, beş on gün daha buradasınız, biraz bekleyin." der. Arkasından Mustafa Naci Efendi elinde bir telgrafla gelir. Telgraf imam Efendi'ye gelmiştir. Gelen bu telgrafı açarak orada okur. Telgrafta, birliklerinin Çemişgezek'e gideceği, bu sebeple on gün yol izni verildiği yazılıdır. Önce şaşırırlar. Palu'ya gelirken arkadaşlarına kendilerinin Palu'da Samini Hazretleri'nin yanında olacaklarını söylememişlerdir, işte bu telgrafı Diyarbakır'dan arkadaşları çekmiştir. Bunun üzerine mecburen bir kaç gün daha kalmaya karar verirler.
       Akşam Samini Hazretleri îmam Efendi'ye bir konuşma yapar. Der ki: "Hafız, bir insan mağrur olma ilmidir. İlim alçak gönüllülük gerektirir, ilim bir mürşide tam teslimiyettir. Bir insanın başına, dişine değil, gönlüne bakacaksın. Gönlün kırılacak ama, gönül kırmayacaksın. Bu çileli yolda çileni doldurup, insan-ı kâmil olmak için çok çalışacaksın. Ama, asla mürşidsiz yola çıkmayacaksın."
       İmam Efendi aradığı mürşidi artık bulduğunu anlar. O akşam Mahmut Samini Hazretleri'ne intisab ederek teslim olur. Palu'daki günleri bitince Çemişgezek'e dönerler. Erzurum'dan kendisiyle birlikte gelen birliğin ayakkabı tamircisini arar fakat bulamaz. Onun Erzurum'a döndüğünü öğrenir. Bir anda dünyada yanlız kaldığını zanneder. Sonradan Samini Hazretleri aklına gelir ve rahatlar.
       O, Çemişgezek'te kaldığı süre içerisinde Çemişgezek'teki meşhur filozof ve şair Nüzhet Dede ile tanışır. Dostluğunu ilerleterek onu Palu'ya Şeyhi Mahmut Samini Hazretleri'ne götürür. Nüzhet Dede'yi Mahmut Samini Hazretleri'ne intisap ettirdikten sonra döner, imam Efendi, Samini Hazretleri'nin dergâhında 18 gün sulukta kalır. Suluk bittikten sonra Mahmut Samini Hazretleri imam Efendi'ye: "Senin günlerin tamam. Bundan sonra tuttuğun bu yolda Allah senin yardımcın, Hızır yoldaşın olsun. Senin icazetini hazırladım. Mustafa Naci Efendi getirsin. Yalnız Harput'ta kalacaksın." diyerek imam Efendi'ye Samini dergâhından gerekli icazet verilir.
       O, şeyhine zor bağlanmıştır ama, bağlandıktan sonra da ona hiç mi hiç kusur etmemiştir. Elinden geldiğince ziyaretine gitmiş, her seferinde gönlünü cilalayarak dönmüştür. Onun Samini Hazretleri'nden aldığı feyz imam Efendi'yi rütbelerin en üstüne çıkarmıştır. Samini'nin sır dolu dünyasını bir seferde değil, her gidişinde yeniden keşfetmiştir. Murat suyu kadar gür akan ilim pınarından bostanına yeterince su bağlayarak yeni yeni meyveler sunmuştur. Samini onun içini kavuran bir köz, önünü aydınlatan bir ışık olmuştur. Sonra da ona içinden gelen şu şiiri yazmıştır:
 
 "Sâminiyiz, aşk iledir dâima ahvâlimiz
Vecd-i Ahmed'le kurulmuş bezmimiz, meydânımız:
  Sâminî'yiz, kârımız şeb'de değil gün şebpere,
 Biz gulâm-î âfitab'ız ruz'dadır cevlânımız.
 Sâminryiz, dâima ünsû huzur'dur kârımız,
 Vahdeti kesrette bulmakdır bizim etvâr"ımız.
  Sâminî'yiz, seyri'imiz enfüstedir, âfâka biz,
 Etmeyiz atf-î nazar, can teredir cananımız.
 Sâminî'yiz, hemdem olmuş aşk İle kalb-î hazin,
 Zevkeder dâim Huzûr-u Hakk'ladır esrarımız.
 Sâminî'yiz, kalmadı gayr, hem zuhur ettî Cemâl,
 Enfüsû âfâk'da birdir hem bizim seyrânımız.

 Sâminî'yiz, dide'den, dilden bıraktır gayri'yî,
 Veririz zâte sıfât'î, böyledir bâzâr'ımız.
 Sâminî'yiz, bilmişiz biz "Kuntu kenzen" sırrını,
 "Men Aref'den ders alub bulduk bugün "Dildâr"ımız.
 Sâminî'yiz, Badriyâ, biz gayriye baş eğmeyiz.
 Dû cihanda kâfî, vâfî südde-î Sultân'ımız.

 Evet o, şeyhinin Ölümünden sonra 1909 yılında emekli olup Çemişgezek'ten Harput'a gelir. Harput'un alimleri ona burada bir ev salın alırlar. Onu sevenler akın akın Harput'ta ziyaretine gelerek elini öperler. Dini sohbetlerde etrafına hep ışık saçmıştır. Bir gün büyük islâm âlimi Ömer Nasuhi Bilmen Harput'a geldiğinde imam Efendi'nin sohbetine katılmıştı, îmanı Efendi sohbet sırasında bir Ayet-i Kerime'yi açıklıyordu. Bu açıklama bir kaç saat sürünce, oturanlardan birisi Ömer Nasuhi Bilmen'e dönerek: "Efendi, biraz uzun olmadı mı?" deyince, Ömer Nasuhi Bilmen kendisine yakışır bir şekilde cevap verdi: "isteyenler istediği yeri alsın." O, Harput'tan başlayarak, Keban, Ağın, Çemişgezek, Arapkir, Kemaliye (Eğin), Divriği, Kemah, Pertek, Hozat'ı büyük bir alanda halkı irşad etmeye çalıştı. Sık sık buralara giderek vaazlar verdi ve sohbetler yaptı. Hayatı boyunca on binlerce kişiyi intisap etti. insanlar ondan feyz almaya çalıştılar, imam Efendi Harput'un dini cephesinde önemli bir isim olmuştu. Büyük Nakşı mutasavvıfı Samini Hazretlerinin ölümünden sonra onun en sadık müridi, sır kâtibi Mustafa Naci Efendi Harput'a gelerek imam Efendi'nin yanında yer aldı. İmam Efendi'nin Erzurum'da başlayan hayatı, Diyarbakır, Çemişgezek, Tunceli'nin Palu Nahiyesi ve Harput'ta son buldu. Çemişgezek'e ilk geldiğinde "Burası benim Vatan-ı Saminim" (yani ikinci vatanım) demişti ama emir büyük yerden gelince mecburen Harput'a gelmek zorunda kalmıştı. Onun Erzurum'dan beri topladığı ilmi, Elazığ'ın Palu ilçesindeki Samini Dergahı'nda kemâle ulaştırdı. Şeyhi Samini Hazretleri'nin ölümünden sonra Palu ile olan bağını hiç kesmedi. Sık sık şeyhinin kabrini ziyarete giderek dua okur, onun Palu'daki çocukları ile hemhal olurdu. Her gittiğinde Palu'ya girmeden atından iner, ziyaretini yaptıktan sonra Palu'yu terkederken tekrar atına binerek dönerdi. O, öleceği güne çoktan hazırlanmıştı. Ölüm onun için hasretliğin bitişi, sevgiliye kavuşmaydı. Vasiyetini ölümünden bir kaç gün önce yazarak yastığının altına koymuştu. Hastalığı onu yatağa düşürdüğünde beklemesi fazla uzun sürmedi. Harput uleması onu bu hastalığında hiç yalnız koymadılar. Vefat edeceği gece yine İmam Efendi'de toplanmışlardı. Ama bu sefer sohbet yoktu. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu, imam Efendi hepsini tatlı bir tebessümle süzdü. Bir müddet sonra onlara: "Beni yalnız bırakın" dedi. O sırada odada bulunan büyük âlim Müftü Kemal Efendi, Hacı Tevfik Efendi, Hacı İbrahim Efendi ve diğerleri önce birbirlerine baktılar, sonra odayı boşaltarak dışarı çıktılar. Bir süre bekledikten sonra odaya önce Müftü Kemal Efendi ve arkasından diğerleri girdiler.  İmam Efendi artık dünyasını değişmişti. Bir kaç gün önce yazdığı vasiyetini yastığının altında buldular. Onun ölüm haberi bir gecede her tarafta yayıldı. Ertesi günü Harput'ta görülmemiş bir kalabalık toplandı. Müritleri ağlıyordu. Onu büyük bir huşu içinde Meteris Mezarlığı'na defnettiler. Arkasından bıraktığı boşluk Harput'ta her geçen gün daha çok hissedildi. Mezarı günlerce ziyaretçi akınına uğradı. Bugün dahi mübarek türbeleri her gün dolup dolup taşmaktadır. O, kendinden sonra Kâzım Efendi'yi, Hacı Tevfik Efendi'yi, Hacı Sadettin Efendi'yi, Mazhar Efendi'yi yetiştirmiştir. Onun fiziki yapısı şöyleydi. Ortadan uzun boylu, kaş ve kirpikleri kara, gözleri elaydı. Heybetli bir bakışa sahipti. Bütün bu görünüşü içinde bile gayet mütevazı bir kişiliği vardı. Sakalı beyaz, yüzü top ve göğsü genişti. Sargı ve cübbesi beyazdı. Vücudu etrafa gül kokusu saçardı. Onu rüyada görenler kalktıklarında odalarında gül kokusu bulurlarmış. Hanımı torunlarına onu anlatırken, çamaşırlarının yıkandığı zaman müthiş bir gül kokusunun yayıldığını söylermiş. O, 1011 yılında hac ziyaretini de yaparak islâmın beş şartından biri olan bu görevini de yerine getirmiştir. Bu büyük veli hayatı boyunca islâmi şekilde yaşamış, etrafındakilerine de islâm'ın ruhunu anlatan öğütler vermiştir. Kur'an ve sünneti kendisine rehber edinerek, tasavvufta derinliklere inmiştir. büyük bir takva sahibidir. Tuttuğu yolda makamların en yücesine çıkmış büyük bir velidir. İnsanlarına derslerini şu öğütlerle vermiştir. l- ilahi muhabbet, 2-Gönlüne dikkat. 3-Tam teslimiyet 4-Nefse muhalefet 5-Saygı ve gayret 6-Kesrete vahıl 7-Çok salavat 8- Tehvide müdavemet 9-Az rızık yemek 10-Temiz giyinmek 11-Halka menfaat 12-Mütehailik olmak 13- Mürşide itaat 14İnsana şefkat 15-Kadınlara nazar-ı ibret 16-Zamana uymak 17-Hükümete mutlak itaat 18-Hasetten arınmak 19-Buğza beri olmak 20-Komşu haklarını önemli tutmak 21-Sözünün eri olmak 22-Nefsinin sahibi olmak 23-Dünyayı atmamak 24-Ahireti unutmamak 25-Doğruluktan şaşmamak 26- Haddi aşmamak 27-Tefekkürle sükûn bulmak'tır. Derdi ki: "işte başarının alfabesi bunlardır. Bunları yerine getirenler kurtuluşa ererler." Ayrıca Onun manzum olarak sıraladığı nasihatler de vardır: "Zihnar ilmine güvenme, fadlına kanma, dünyaya aldanma, nefsine uyma, şeytanı at, aşk ile yat, şevk ile kalk, peşinden gelenleri gözet, sapıkları düzelt, görüşlerin marifet olsun." Onu yüce bir makama eriştiren yol bunlardı. Hafız Osman Bedrettin Hazretleri aynı zamanda büyük bir tasavvuf şairiydi. Onun tasavvuf içerikli çok sayıda şiirleri vardır. Bu şiirler incelendiğinde görülecektk ki, tuttuğu yolun felsefesi şiirlerinde nakış nakış işlenmişlir. Bunlardan birkaç örnek aşağıdadır. Onun "Sohbetname"si, "Gülzar-ı Samini" isminde mektubatı ve "Gülbün-i İrşad" ile "Meclis-i Samini" isimli beş ciltlik kasidesi vardır.
 
 Döndüm sana Yâ Müsîeân, doğru kapînâ gelmişem:
 Lütfün dilerim El'aman, doğru kapına gelmişem.
 Ben etmişem hadsiz günah, yok Sen'den özge bir penan,
 Ey rahmeti bol pâdişâh, doğru kapînâ gelmişem.
 Geldim kapînâ bir garip, derd-î dil'e Sen'sin tabib,
 Reddeyleme Sen Yâ Mücib, doğru kapına gelmişem.

 Ben eyledim cürmû hatâ, Sâna yarar afv ö ata,
 irham bihakkıl (Ha ve Tâ), doğru kapînâ gelmişem.
 Ozr'eyledim çün özüme, rahm'it Rahîm dilsûz'üme
 Urma günâhım yüzüme, doğru kapma gelmişem.
 Bir bende'yim gayet zelil, rûy'im siyah ve hem hecîl
 Şah Nakşibertdimdir delîl, doğru kapînâ gelmişem.

  Oldû işim cümle kusur, etmêmişem ben hiç fütur,
 Yârab Senin âdın: "Gafur", doğru kapinâ gelmişem.
 Daldım kasel deryasına, uydum nefis kavgasına
 "Lâ-taknetû fetvasına, doğru kapına gelmişim.
 Derd-i dii'e sensin deva, dil hastasına ver şifa,
 Yarab, bihakk-i Mustafa, doğru kapına gelmişim.
  Yandım ilâhî el aman, nâr-i firak'a ben yanam,
 Kârımdürür ah-û figan, doğru kapına gelmişim.
  Nûşeyiedim aşk camini, sundu bana, Şeyh Samin
 Ver Sen de vusfat kâmınî, doğru kapına gelmişim.


 Çektim siva'dan ben elî, buldum sana doğru yolu
 Münkir bana desün, deli... doğru kapına gelmişim.
  Yandırma nâr-i firkate, ir gör ilâhi vuslata
 Bahşit habibin hazrete, doğru kapînâ gelmişim.
  Ad ile san'dan geçmişem, hem masivan'dan geçmişem
 Cism ile candan geçmişem, doğru kapına gelmişem.

 Çektim bu denlhu firkati, bahşet ilâhi vuslatı
 Yarab, habibin hürmeti, doğru kapına gelmişem.
 Müznib, hakir, biçareyim; babında bir avareyim
 Yarab, kime yalvarayım, doğru kapına gelmişem
 Bedri gedayım ben zelil, kılmış beni cürmün alil
 Rahm'i! bana sen ya Celil, Doğru kapına gelmişem.
 ____________________________________________________Hafız Osman Bedrettin

 Aruz kalıbı; Müstefilün Müstefilün Müstcfilün Müstefilün
  Lügatçe:
 Müstean: Kendisinden yardım istenilen       Hacîl: Utancından yüzü kızarmış
 Penah : Sığınılacak yer                                        Itâb: Azarlama, paylama
 Destim bigir: Elimi tut                                        Lâ-taknatü: ümit kesmeyiniz
 Nar-ı firkat: Ayrılık ateşi                                     Müznıb: Günahkar
 Alil : Hasta                                                                 Mücîb: icabet eden
 Dilsûz: Yanan gönül                                                Rûy: Yüz
 Destgîr: Elinden tutan                                           Kesel : Tembellik
 Kâm : Arzu                                                                Bâb : Kapı



 Terkedenler vârtnî inşân olur.
 Vârınî teketmeyen hayvan kalır.
 Pâdişâh olsan cihanda ey azîz,
 Baki kalmaz, en sonu viran olur.
 Lezzet-î fânTye gönül verme kim,
 Bunu seven hâk ile yeksan olur.

 Zât-i Hakk'dan gayriye gönül veren,
 Hakk'a ermez, lâyık-î nirân olur,
 Dünya'nın varına mağrur olma sen,
 Çün bilirsin: "Küllü şey'in fan" olur.
 Bu cihân'ın varına kim aldanır,
 Akıbet ânın işi hüsran olur.

 Tâc ü taht île varılmaz Dost'a bil,
 Adet oldur, can ona kurbân olur.
Ümeallah mektebinde okuyan,
 Kesret icre vâsıl-î Yezdan olur.
  Fakr ile fahreyleyenler bilyakîn,
 Bil ki mânâda birer sultân olur.
 Görmeyenler Yâr'inî bunda ayan,
 Anda dahî göremez hirmân ulur.
________________________________________Hafız Osman Bedrettin

    Tasavvuf disiplininde veli kişiler mecbur kalmadıkça keramet göstermeyi sevmezler. Çünkü keramet, müridin mürşide kolay yoldan bağlanmasını sağlar. Oysa, müridin mürşidine bağlanabilmesi için bir imtihandan geçmesi gerekir. Ayrıca mürit, zekâsını kullanarak iradesini sergilemelidir. Mahmut Samini Hazretleri'nin imam Efendi'ye gösterdiği kerametler, bir görevin yerine getirilmesi içindir. Burada iki görevli vardır. Birincisi, Mahmut Samini Hazretleri, ikincisi, imam Efendi'dir. İmam Efendi sonradan verilecek görev için hazırlanacaktır. İşte onu sonraki görevlerine hazırlama işi Mahmut Samini Haz­retlerine verilmiştir. Samini Hazretleri bunu bildiği için keramet göstermek zorunda kalır.   İmam Efendiye atfedilen pek çok keramet vardır. Bunlardan bazıdan şunlardır. Harput ulemasından Müftü Kemâl Efendi gözündeki bir rahatsızlık için İstanbul'a gider. Onu hastaneye yatırırlar. Hastalığı bir türlü iyileşmez. Büyük acılar içerisinde iken bir anlık uykuya dalar. O, kısa uyku anında bir rüya görür. Gördüğü bu rüyada, imam Efendi elinde bir tepsi ve üzerinde bir fincan kahve ile hastahanedeki odasından içeri girer. Kemâl Efendi'ye: "Hafız, kahveyi özlemişsindir. Sana kahve getirdim." der. Müftü Kemâl Efendi şaşırır, heyecandan kahvesini zorlukla içer. Kahve bittikten sonra imam Efendi: "Telvesini gözüne sür, hiç bir şeyin kalmaz." der. Müftü Kemâl Efendi denileni yapar, imam Efendi fincanı alarak kapıdan çıkar. Kemâl Efendi hızla kapıya koşarak uğurlamak ister ama, koridorda kimseyi göremez. Bu sırada da rüyadan uyanır. Gözündeki ağrının kesildiğini hisseder. Birkaç gün sonra da hiç bir şeyi kalmaz. Doktorlar bile şaşırmışlardır. Onlara: "Kahva telvesi iyileştirdi." der. Yine İstanbulda iken bir rüya daha görür. Rüyasında Harput'tadır. Kendisine, imam Efendi'nin Ziyaeddin isminde bir oğlunun olduğunu söylerler. Sabah kalktığında İstanbul'dan bir telgraf çeker. Bu telgrafında, imam Efendi'nin bir oğlunun olup olmadığını, olmuş ise ne zaman doğduğunu ve isminin ne olduğunu sorar. Gelen cevapta, rüyayı gördüğü gece imam Efendi'nin bir oğlunun olduğunu, kendisinin Ağın'da bulunması nedeni ile henüz isminin verilmediğini bildirirler. Müftü Kemâl Efendi İstanbuldan Harput'a döndüğü zaman, ilk olarak imam Efendi'nin doğan oğluna hangi adın konulduğunu sorar. Hayretler içinde "Ziyaettin" koyduklarını öğrenir, imam Efendi'nin elini öpmeye gittiği zaman imam Efendi, Müftü Kemâl Efendi'ye: "Hoş geldin Kemâl Efendi, maşallah telve gözüne iyi gelmiştir" diyerek tebessüm eder. O, bu ziyaretten sonra imam Efendi'ye intisab etmiştir.
       Yıl 1916, Birinci Cihan Harbi başlamış, Ruslar doğu cephesinde Bitlis'e kadar gelmişler. Bu sırada Ağınlı Kalaycızade Ahmet Efendi de bu cephede savaşmaktadır. Kışın bütün şiddeti sürerken asker aç ve perişan halde bozguna uğrar, Ağınlı Kalaycızade Ahmet Efendi bu sırada ıssız bir yerde nereye gideceğini kestiremez. O anda mürşidi imam Efendi aklına gelir: "Ya imam Efendi, imdadıma yetiş!" der. O anda bir atlının kendisine doğru geldiğini görür. Bakar ki, gelen imam Efendi'dir. Bir anda sevinçle her şeyi unu­tur, imam Efendi'ye doğru koşar. O, elini Kalaycızade Ahmet Efendi'ye uzatarak: "Atla" der. Kalaycızade Ahmet Efendi, imam Efendi'nin elini tutarak atın terkisine biner. Bir süre hiç konuşmadan giderler. Küçük bir tepenin önünde imam Efendi durarak:
       "Ahmet, artık kurtuldun, bu tepenin arkasına gideceksin." der. Kalaycızade Ahmet attan indikten sonra bakar ki îmam Efendi kaybolmuştur. Onun dediğini yaparak tepeyi aşar. Geldiği yer Bingöl'dür, karnı oldukça aç olduğu için bir kapıyı çalmaya niyetlenir. Tam o sırada nöbet gezen askerler Ahmet'i alarak komutanlarına götürürler. Komutan onun perişan durumuna bakarak nereden geldiğini sorar. Ahmet Efendi Bitlis cephesinin dağıldığını, kendisinin mürşidi imam Efendi tarafından buraya kadar getirildiğini söyleyince, komutan şaşkınlık içerisinde: "Cephe ne zaman dağıldı?" der. Kalaycızade Ahmet Efendi, "iki saat kadar oldu" der. Komutan daha çok şaşırır. "Evladım, sen iki günlük yolu gelmişsin, ne iki saati!" der. Onun içinde bulunduğu durumu anlayarak izin verip memleketine yollar. O, doğru Harput'a gelir. Mürşidi imam Efendi'yi ziyarete gider. İmam Efendi Kalaycızade Ahmet Efendi'yi karşısında görünce: "Hoşgeldin Ahmet Efendi" der ve ekler: "Artık kurtuldun değil mi?" (Çemişgezekli meşhur şair ve mutasavvuf Nüzhet Dede'den imam Efendi'nin oğlu Ziyaettin Efendi'ye nakil) imam Efendi Nüzhet Dede ve bir çok kişi Ağın'da bir evde sohbetleler. Tıklım tıklım dolu olan büyük bir salondadırlar. Sohbetin bir yerinde yaşlı bir adamla genç bir adam içeri girerek imam Efendi'ye yaklaşırlar. Önce yaşlı, sonra genç adam imam Efendi'nin elini öperler. İmam Efendi'nin yanına zorla sıkışarak Onunla sessizce konuşmaktadırlar. Bir şeyler anlatırlarken imam Efendi bir ara sesini yükseltip: "Yahu ben îsamıyım, Musamıyım, ben nasıl edeyim?" der. Nüzhet Dede: "Efendi, sen ne isa'sın, ne de Musa'sın. Bu genci getirmişler, himmet buyur," Bunun üzerine imam Efendi ayağa kalkarak bu iki adamla dışan çıkar. Bîr süre sonra imam Efendi çıktığı bu iki adamla geri döner. Bu yaşlı adamın öğretmen olan oğlunun gözleri kör olmuştur, imam Efendi'den gözlerinin açılması için yardım istemektedir. İşte imam Efendi bu isteğe kızmıştır. Nüzhet Dede anlatmasına devam ederek Ziyaettin Efendi'ye şöyle der: Aradan sekiz ay geçtikten sonra o genci Elazığ'da gördüm. Gözleri görüyordu. Bana dedi ki: "O akşam imam Efendi Babamla beni dışarda ayrı bir odaya aldı. Babama: "Senin bu çocuğun babasına asi, Allahı'da inkâr ediyor. Bunun için gözleri kör olmuş." Hakikaten doğruyu söylüyordu. "Ben size bir dua öğreteceğim" dedi. Bunu altı ay okuyacak, bütün kötü düşüncelerinden vazgeçecek altı ay sonra gözleri açılınca doğru bana gelip intisab edecek." Dediğini yaptım ve gözlerim açıldı."

Bu yazı, Günerkan AYDOĞMUŞ’un yazmış olduğu. Harput Kültüründe DİN ÂLİMLERİ adlı kitabından alınmıştır. Katkılarından dolayı Günerkan AYDOĞMUŞ’a teşekkür ederiz
Kaynak: Zekeriya BİCAN - SEKİZİNCİ ŞEHİR İZ BIRAKANLAR

NoT: http://web.firat.edu.tr/harput/taninmis_simalar/imam_efendi.html

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Sizin Yorumunuz.!

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...