FİRARİ MÜRDÜM ÇİÇEĞİ kitabım ÇIKTI okudunuz mu ?

1.7.15

Eski Elazığ Valisi İzzetpaşanın Tuhaf Alışkanlıkları


[*] Erzincanlı HACI AHMET İZZET PAŞA: 1801'de doğar(*?), 1893'te ölür.
Osmanlı devlet adamı, şair. Girit Valisi Hacı Osman Haşim Paşa’nın oğludur.
Babasının idamından sonra, ailesi ile birlikte önce İstanbul’a, sonra Erzincan’a gider. 1835'te Erzurum Eyaleti’ne bağlı redifte binbaşıdır, bir yıl sonra Miralay (albay) rütbesine yükselir. 1840'ta Çıldır kazası kaymakamlığına, 1841'de Mirlivalığa (Tuğgeneral) terfi eder; Anadolu Ordusu Erkân Meclisi üyeliğine tayin edilir. 1848'de Irak ordusunda görevlendirilir. 1849’da, Hakkâri Valiliği’ne atanır.
Şam, Diyarbakır, Trablusgarp, Cidde, Van, Harput, Hüdavendigâr (Bursa), Yanya, Sivas ve iki defa da Edirne valiliği yapar. 1861'de Muhacirin Komisyonu Başkanıdır.
Edirne-İstanbul demiryolu, onun ilk Edirne Valiliği döneminde, 1872 senesinde bitirilmiştir. Açılış törenleri tertip edilmiş, Paşa bu mutlu gün için şu tarihi söylemiştir:
“Kaydedelim Edirne’de tarihin İzzat’a
Geldi Şimendüfer açılıp rah-ı Rumeli” (H. 1288 / M. 1872)
1872–1878 yılları arasında önce Harput, daha sonra Sivas Valiliğine tayin edilir.
93 Harbi sırasında da Sivas valiliğine ek olarak Erzurum vali vekilliği görevlerinde bulunur. Savaş sırasında, Erzurum’un geleceği konulu bir danışma meclisi toplanır, Erzincan ve Bayburt’ta birer fırka asker bulundurulması konusunda görüş alışverişinde bulunulur. Erzurum’da bulunan müşirler ve ferik paşalar, Vali Vekili İzzet Paşa, Defterdar ve Hacı Akif Efendi’den oluşan heyet, Ahmet Muhtar Paşa’nın başkanlığında toplanarak meselenin müzakeresine girişir.
“Bu iş kalem ile Bâb-ı Devlet’e anlatılamıyor. Birimiz İstanbul’a gitmeliyiz ve hâlin vahametini anlatarak, devletçe bir selâmet çaresi araştırılması esbabına teşebbüs etmeliyiz.” fikrini etraflıca ortaya koyan ve ispatına çalışan İzzet Paşa’dır.
Erzurum’da bulunduğu 1878’den 1884’e kadar nerede görev yaptığı, Sivas’a dönüp dönmediği bilinmemektedir.
1884’te ikinci kez Edirne Valiliği’ne tayin edilir. İlk valiliği döneminde Edirne Sarayı’nı tamir ettirdiği, 93 Harbi esnasında bu saraya askerî mühimmat konulduğu, P(i)levne’nin düşmesiyle Rusların Edirne üzerine yürüdükleri anlaşılınca da bu sarayların -içinde bulunan cephane ile birlikte- havaya uçurulduğu bilinmektedir.
İkinci valiliği döneminde bu sarayları yeniden onartmak isterse de muvaffak olamaz. Belediyeye bir saat kulesi yaptırır, Sultan Selim Kütüphanesi’ne önemli miktarda kitap bağışında bulunur.
Hacı İzzet Paşa, eser bırakmayı sever: Erzurum’da, Harput ve Sivas’ta birer cami, Mekke’de hayrat…
Vefat eden oğlu Hürrem Paşa adına Erzincan’da da bir cami yaptırmıştır. Nuruosmaniye tarzında çifte minareli olan bu cami, Erzincan şehrine değişik bir güzellik katar. Kırk bin altın harcayarak inşa ettirdiği bu cami, 1930 ve 1939 yıllarında meydana gelen depremlerde hasar görüp yıkılır.
Fıkralarda anlatılır: Bu caminin inşasına başladığı zaman müneccimin biri Paşa’yı kastederek, “Bu cami ne vakit biterse ömrün de o zaman bitecek.” der. Ölüm konusunda zaten vehimli olan, o konuyu hemen değiştirdiği söylenen Paşa, bu söz üzerine cami inşaatını ağırdan aldırır, bugün yapılanı ertesi gün beğenmeyip yıktırır, caminin tamamlanması uzun seneler alır. Hatta şairin biri bu durumu yakından takip eder ve “Bitmedi ömrü gibi cami-i İzzet Paşa” mısra’ını söyler. Ahmet Refik (Altınay), Kafkas Yollarında adlı eserinde (s. 38), “… Şehrin göze görünen en muntazam camii, çifte minareli cami. O da Osmanlı mimarisinden pek uzak, son devirde yapılmış bir cami olduğu hâlde, tarzının âdeta Bizans kilisesine benzemesi pek garip.” der.
Peremeci, Paşa’nın çok okumuş, şair, edip, güngörmüş, iş bilir, lekesiz ve pek akıllı bir insan olduğunu, gayet nükteli söz söylediğini ve hazır cevap biri olarak tanındığını, yaşı doksanı geçtiği hâlde şuurunda bozukluk olmadığını, gözlerinin çok kuvvetli gördüğünü kaydetmesine rağmen, kaynakların pek çoğunda hoşa gitmeyen karşı beyanlar da vardır.
Değişik bir yapıya sahip bulunduğu, birtakım toplum dışı alışkanlıklarının olduğu anlatılmaktadır. Mesela, iç çamaşırlarını hiç yıkatmadığı, leş gibi kirlendikten sonra çıkarıp attığı, dış giyeceğini temizletmeyip kiri ile giydiği, bu hâllerinden dolayı adının “Kokusu ağır vezir”e çıktığı söylenir. Yiyeceği kebabı mangalda/ közde pişirttikten sonra külünü yıkatmak, eskinin hocaları gibi giydiği mesti ayağından çıkarmadan tamir ettirmek, çorapsız mest giymek, mestin içine su doldurup abdest almak, sakalını siyah mürekkeple veya rastıkla boyamak, tırnaklarını uzun süre kesmeyip, içlerine pislik dolmasına rağmen hiçbir rahatsızlık duymamak, üstüne üstlük herkesten iğrenmek garipliklerindenmiş. “İnandı teres (Pezevenk)!” veya “Aldandı teres!” cümlesini çok kullanırmış. Gecelik külâhını havaya fırlatıp özel bir beceri ile başına giyermiş.
Sivas valisi iken, maiyetindeki memurlardan Şebinkarahisarlı (Karahisar-ı Şarkîli) Abdi Efendi, hicviyesinde Paşa’ya pek ağır ithamlarda bulunmuştur.
Sadrazam Sait Paşa ise Paşa hakkında şunları yazar:
“… Halkın bildiği gibi değil, akıl ve hukukperver bir zat idi. Devletin hayatından ümidini kesmişti. Zevcesi de tuhaf bir kadındı. Erzincan’daki konağının üç dört odası altın ve gümüş ile dolu olduğu hâlde, bahçesinde yetişen meyveleri damda kuruturdu. Birkaç defa gördüm, kuruttuğu meyveleri sattırırdı…”
Bütün bu olumsuzluklara ve “nev’i şahsına münhasır” yapısına rağmen, iyi bir şair, seçkin bir hattattır.
Bir gazeli:
Etmedi halime vâkıf eseri ah seni
Hak ede derd-i dilimden meğer agâh seni
Eylemiş zümre-i uşşaka beni serdefter
Hüsn ile leşker-i hubane eden şah seni.
Nâr-ı hicranına bir lâhza tehammül edemez
Görmek ister dili sevdazade her gâh seni
Hâlimi arzı beyan eyle var ol dildâre
Ey saba eyliyeyim âhıma hemrah seni
İzzeta etmedi azade-i gam bir dem çerh
Edeli müştagil-i dağdağa-i can seni.
1. dereceden imtiyaz nişanı, altın ve gümüş madalyalar ile ödüllendirilmiştir. “Şeyh’ülvüzera” unvanı da almıştır.
1893'te (Hicri 4 Şevval 1310) vefat eder. Hayatta kalan kimsesi yoktur. İstanbul’dan Edirne’ye gönderilen bir heyet tarafından, Edirne’de, Üç Şerefeli Cami’nin karşısındaki mektebin avlusunda inşa edilen küçük, kâgir türbeye defnedilmiştir.
Geride büyük bir servet bırakmıştır. Badi Ahmet Efendi, bu miktarın o günün bir milyon lirasına karşılık geldiğini belirmektedir. Mirasında un torbaları, yemek sahanları, hayvanların yem torbaları içinde yığın yığın altın paralar, demir, gümüş, altın çubuklar ve birçok kimyevî madde bulunmuştur. Bu müthiş servete Sürre Emini ( Sürre Alayı’nın geçişi sırasında görevlendirilen yönetici) olduğu zamanlarda, kendisine verilen meblağı zimmetine geçirerek sahip olduğu söylenir.
Vasiyetnamesinde, devrin padişahı II. Abdülhamid Han’ı varis tayin etmiştir. Padişahı varis tayin edişinin sebebini soranlara, “Sebebini bir ben, bir de Allah bilir. Ancak, böyle yapmakla her şeyden evvel memleketime büyük bir iyilik yapmış olduğuma inanıyorum.” demiştir.
(*) Doğum tarihi hakkında kesin bir ifade kullanmak mümkün değildir. M. K. İnal, Şevval 1228’de Girit’in Resmo kasabasında doğduğunu söyler; ancak kaynaklar arasında birliktelik yoktur: Sicilli Osmanî ‘de Erzincan’da hicri 1213'te (M. 1799/ 1800), Fatin Tezkiresi’nde ise hicri 1229'da (M. 1814) Resmo’da doğduğu kayıtlıdır. Öte yandan, Osman Nuri Peremeci ise (s. 162) Saadet gazetesinde yayınlanan tarihe itibar ederek onun hicri 1214 (M. 1800) senesinde doğduğunu ve doğrusunun da bu olduğunu hatta Paşa’nın vefatını müteakip, Edirneli Badi Efendi’nin “Seksen bir yaşında idi.” şeklindeki beyanını kabul etmeyerek, esasta doksan iki yaşında olduğunu kaydetmektedir. Hanyalı Osman Nuri Bey’in düştüğü tarih Fatin Tezkiresi’ndeki kayıtla örtüşür.
Daha geniş bilgi ve kaynaklar için bakınız: “Erzincan net, Unutulmayan Erzincanlılar.”
Barış Pekel'in fotoğrafı.

ALINTI YAZI

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Sizin Yorumunuz.!

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...