FİRARİ MÜRDÜM ÇİÇEĞİ kitabım ÇIKTI okudunuz mu ?

3.3.22

EŞİTLİĞİN ADI KADIN

                   Dünya ezelinden beri emek veren, acılara katlanan mücadeleci kadınların farkına vardığında çok geç kalmıştı. Yaptığı gafın yanlışından dönmenin utancıyla yılda birde olsa bir günü kadınlara ayırdı. Yada mecburen ayırma gereğini duydu. Girişimin öncüsü Alman siyasetçi Clara Zetkin'in uluslararası sosyalist kadınlar birliği toplantısında haklarını arayan tekstil işçisi 120 kadının yanarak ölmesi anısına her yıl 8 Mart 'ta kutlama yapılması önerisini vermesiyle başladı. Moskova'da Lenin önderliğindeki ilk kutlamanın ardından sosyalizmin yayılma endişesiyle bazı ülkelerde yasaklansa da kıvılcımın dünyaya sıçramasının önüne geçilemedi. 1921 yılından bu yana baharla birlikte EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ kutlanmaya başlandı. Belki de ayrımcılığı ortadan kaldırmanın gereğiydi bu. Özellikle ülkemizde göz yaşı dinmeyen kaç kadın hakkını savunabiliyor?  Kaçı zulüm baskı görmeden özgürce değer verilerek yaşıyor? Yada her gün mağdur kaç kadın hayatına son veriyor bilen var mı? İnsanı hiçe sayarak aşağılayan, şiddet zulümle onurunu zedeleyen davranışlardan kaçınmak zor olmasa gerek.

        Toplum medyada gördüğü şiddet ve ölümlere artık duyarsız. Haksızlık karşısında başını çevirip bir kaç saniye 'Ah vah..' ederek geçiştirmekten öteye gitmiyor. Vicdan ve ahlâken düşünmek gerekirse toplumun her kesiminde kadının eli emeği vardır. Günün doğuşuyla kara sabanda, fabrikada, masa başında çağdaş teknolojiyi üretkenlikte erkeğin sağ koludur kadın. Akşamın çökmesiyle eş olur, ana olur unutur yorgunluğunu. Oysa yüzlerce binlerce mağdur kadın psikolojik alanda duygusal fiziksel şiddet görmektedir. Yaşama hakkı elinden alınıp türlü tecavüz ve işkencelere maruz bırakılarak öldürülüyor. Topal yasalar yüzünden adaletin ağır işlemesi  riyakârın ekmeğine yağ sürmekten öteye gitmiyor. Toplum masum rolü oynayan suçlulara tanıklıkla bir nevi suça ortaklık ediyor. 

         Ne var ki gelecek yüz yıla bilinçli sağ duyulu bir nesil yetiştirebiliriz. Çocuklarımıza cesaretle haklının yanında olmayı  adaletin  terazini doğru tartması konusunda çaba sarf etmelerini öğretmeliyiz. Gelecekte ayrımcılığa şiddete göğüs gererek cesurca mücadele etmeleri için fırsat sunmak gerek. Adamlığın yolu kadını her yerde ikinci sınıf, acizlik, zayıflık objesinden çıkarıp,  üretken, başarılı ve kolay lokma olmadığını göstermekten geçer.    

       Dünyanın her yerinde her alanında ayrımcılığa tacize uğrayan kadınlar ötekileştirilmektedir.    Buna karşı durarak bir son vermek için kadın dayanışma örgütleri kurulmalıdır. Devletler çeşitli kadın platformlarında etkinlikler düzenleyip sağlıklı toplumlar yetiştirmede katkıda bulunmalıdır. Dünya kadının toplumdaki yerini değerini bilmeli ve hakkını vermelidir.  Hak ihlaline uğrayanın yanında olmak, el uzatmak insanlığın adamlığın en yüksek mertebesidir.  Ahlaklı, dürüst temiz medeni toplumlar yetiştirmenin yolu iyi, sağlıklı, çalışkan adaletli, cesur aile yapısında başlar.

         Ailede sevgi, saygı, cesaret, güven ve adalet eğitimini çocuklara ana baba öğretir. Yoksulluğu bertaraf ederek kadını tüm çalışma alanlarında güçlendirmek yarına umutla bakmak demektir. Evrensel bir değer olan kadınlara yasalar her ne kadar sahip çıksa dağıtıcı zihniyetin ezici yok edici şiddetinden kurtulamamaktadır. Acilen zihniyet değişikliğine ihtiyaç vardır. Günümüzde kadını koruyan yasalar kitap aralarını doldurur. Kitaplar ise rafları süslemekten başka bir şeye yaramaz. 

Dünya geri kalmışlığın utancını aşarak çağdaş gelişmiş medeniyetler zirvesine ulaşmanın yolunda ilerlemekten haz alıyor. Ülkemizde kokuşmuşluk had safhada, kör kütük serhoşluk yaşıyor. Kısır döngü girdabından çıkarak gericilik kasırgasını alt etmek çokta zor değil. Yeter ki bakış açısı değişsin. Gerçek olan nefes kadar yakınımızdaki eşitliğe el uzatmaktır.

         8 MART kadınlar günü kutlu olsun. 

                                        



1.3.22

BÜLBÜL HOCA




          Elazığ izzetpaşacami müezzini Ali TOKGÖZ

             Ali Tokgöz Hoca 1941’de Mastar Dağı’nın eteklerine kurulu tarihî bir köy olan Şeyhhacı’da (Şıhhacı/ Yukarıbağ) dünyaya gelir. Babası Mustafa Efendi, annesi Pembe Hanım’dır. İlk okulu köyde bitirir, sonradan kendi çabalarıyla orta öğretim diploması alır. Tahminimin aksine herhangi bir medrese tahsili görmez, özel bir dinî eğitim almaz. 17 yaşına kadar köyde yaşar, teyzesinin kızı Nurtaç Hanım’la evlenir ve maişetini tedârik gâyesiyle şehre gelir. Sene 1958’dir. Aynı yıl, daha önce burada hayatını anlattığım Sirke Hâfız Efendi’den (Hacı Hâfız Ömer Efendi) Kur’an okumayı öğrenir. Marangozlukla uğraşan Sirke Hâfız Efendi’nin yönlendirmesi ve iş öğretmesiyle de Elazığ’da bir müddet marangozluk yaparak geçimini sağlar.

Ali Hoca’nın hayatını bütünüyle yönlendiren esas unsur İmâm Efendi’nin halifelerinden Musa Kâzım Efendi'yle (ö. 1967) tanışmasıdır. Şehre taşındığı 1958’de karşı konulmaz bir aşk ve derûnî bir alâka ile Kâzım Efendi’ye bağlanır. Bambaşka bir insan olur. Heyecanı onun yanında yatışmakta, yüreğinde kopan fırtınalar onun yanında dinmekte, hayat onun yanında kıymet kazanmaktadır. Boşa geçirdiği senelerden sonra Musâ Kâzım Efendi’nin konağı onun için tam bir sığınak hâline gelmiştir... “Boşa geçirdiği seneler” dediğime bakmayın, Musâ Kâzım Efendi’ye intisâbından sonra ondan ayrı geçirdiği her ânı “boş” sayar artık. Öyle ki maişetini sağladığı marangozluk tat vermez olur. Hattâ bir defasında elinde keserle çalışırken âniden duraksar, bir türlü işine devam edemez. Keseri bırakıp doğruca Kâzım Efendi’ye gider. Kapıdan içeri girer girmez Kâzım Efendi’yi kendisini beklerken görüyor. “Oo, Ali Efendi!” der müşfik sesiyle Kâzım Efendi, “Biz de seni bekliyorduk...” Ali Hoca, çalışırkenki o âni duruşun sebebinin Kâzım Efendi’nin manevi çağrısı olduğunu anlar.

Ali Hoca, Kâzım Efendi’nin sohbetlerinden sonra veya onun uygun bulduğu zamanlarda aşr-ı şerifler, kasideler okurmuş. Bir gün Kâzım Efendi müridânıyla coşkun bir suyun kenarında yaptığı sohbet sonrası Ali Hoca’ya kaside okuması için işaret eder. Ali Hoca öyle bir hâl ile okur ki, bütün meclis aşka gelir, Kâzım Efendi “Maşaallah! Şu su gibi coşasın Bülbül Ali Efendi!” der... O günden sonra Ali Hoca artık bütün Elazığlılar tarafından “Bülbül Ali” olarak anılır ve tanınır... O müstesnâ sesiyle okuduğu aşırlar, salâlar, kasideler ve mevlidler Elazığlıların gönüllerinde mâkes bulunca çevresi resmî hoca olması için onu iknâ eder. Bülbül Ali Hoca müftülüğün yaptığı imtihanı birtakım engellere rağmen kazanarak Kubbeli Cami’ye müezzin olur. Bir müddet de Kesrik’te vazife yapar, sonra Harput’taki Sarahatun Camii’ne gönderilir. 1,5 yıl kaldığı Sarahatun’da şerefeye çıkıp çıplak sesle (mikrofonsuz) okuduğu ezan ve salâların Elazığ’da işitildiği söylenir ki bu rivâyet onun sesinin kuvvetini göstermesi bakımından kayda değerdir.

Bülbül Ali Hoca şehrin merkezinde olması hasebiyle aslında İzzetpaşa Camii’ne gelmeyi çok istemekte; fakat Müftülük yetkilileri tahsilinin yetersizliği, sesinin diğer hocaefendilere göre daha ön planda olmasının huzursuzluk yaratacağı gibi bahanelerle bu nakli uygun görmemektedir. Tek başına sürdürdüğü mücadelesi karşılıksız kalan Hoca bir gün üzgün ve umutsuz şekilde mürşidi Kâzım Efendi’nin meclisine gider. Kâzım Efendi mutad sohbetlerinden birini yapmaktadır. Hoca’nın dalgın hâli dikkatinden kaçmaz. “Ali Efendi derdin nedir?” diye sorar. Bülbül Ali Hoca durumunu ona arz eder. Kâzım Efendi “Bu mudur?” dercesine bakar ona ve mütebessim bir tavırla “Biz imzaladık, hadi kalk git müftülükten tayin kağıdını al!” der. Bülbül Ali Hoca büyük bir hayret ve merak içerisinde Müftülüğe gelir ki evet, nakli yapılmıştır!

Böylece yaklaşık otuz yıl sürecek İzzetpaşa Camii müezzinlik serüveni başlar. Emekliye ayrıldığı 1997’ye kadar çok tatsız hâdiselerle karşılaşır, çok bâdireler atlatır. Ama hepsini sabırla göğüsler, câmiye cemâate hizmetten geri kalmaz.

Bülbül Ali Hoca âhir ömründe beyin kanaması geçirir, yapılan tetkiklerde ayrıca aort yırtılmasına rastlanır. Buna rağmen tedirgin olmaz; sorumluklarını yerine getirmekten kaçınmaz, dostlarının Kur’an tilâvet etmesi, mevlid okuması yönündeki ricâlarını kırmaz. Fakat yatakta geçen bir sürenin ardından 16 Ocak 2005’te, 64 yaşındayken rahmet-i Rahman’a kavuşur. Arzusu üzerine Harput’a, mürşidi Kâzım Efendi’nin türbesi civarına defnedilir.

Kızı Fazilet Hanım babasının Harput’a gömülmek istemesiyle alâkalı şu hâtırasını nakletmektedir: “Vefâtından birkaç gün önceydi. Hasta yatağında yatıyorken işe gitmek üzere hazırlandığımı görünce doğruldu ve bana ‘Harput’a gittim, baktım baktım hiç yer bulamadım!’ dedi. Şaşırdım. Günlerdir yataktan çıkamayan hasta babam Harput’a nasıl gitmiş olabilirdi? O şaşkınlıkla ‘Ne Harput’u babacığım? Ne yapacaksın sen yeri?’ diye sordum. Yüzüme baktı, bir şeyler söyleyecekken vazgeçti, ‘Boş ver.’ dedi, ‘Öylesine söyledim.’ Birkaç gün sonra vefât edince anladık ki Harput’a gömülmeyi istemiş. Zaten sağlıklıyken de en büyük arzusunun mürşidinin yanına defnedilmek olduğunu bize söylerdi.”

Bülbül Ali Hoca’nın eşi Nurtaç Hanım da 2016’da vefât eder. Geride onların sıkı disiplin ve murâkabeleri altında manevî bir terbiyeyle yetişen çocukları Hatice, Fatma, Fazilet Hanımlar ile Mustafa, Sadeddin ve Bedrettin Beyler kalır. Erkek çocuklarının isimleri Bülbül Ali Hoca’nın tasavvufî kişiliğine de ayna tutmaktadır. Zira her biri Mahmud Saminî Hazretleri’ne uzanan Nakşî/Hâlidî yolunun işâret taşlarının adıdır. Bugün Elazığ Belediyesi’nde çalışan Mustafa Tokgöz Bey hem siması hem de sesiyle babasını hatırlatmaktadır. Zaten Bülbül Ali Hoca da ona çocukken İzzetpaşa Camii’nde müezzinlik yaptırmış, musiki cemiyetine göndererek bu sahada ilerlemesini murad etmişti. Bazıları meşhur olmak için çalmadık kapı bırakmazken Bülbül Ali Hoca kendi hâlinde, mütevâzı bir hayat yaşamak için çaba harcamıştır. Şöhret yolunda kendisine yapılan ısrarlı teklifleri reddetmiş; sesini maddiyât için kullanmamış, ömrünü mürşidinin gölgesinde câmi ve cemaat hizmetinde geçirmeyi mukaddes bir gâye bellemiştir. Uzun yıllar kirâda oturmuş, meslek hayatının ancak son yıllarında İzzetpaşa Mahallesi'nde sıradan bir daireye sahip olabilmiştir.  Bülbül Ali Hoca sabah ezanından önce minâreden ilâhi ve salâ okurdu. 1970’li yıllarda mikrofonsuz olarak okuduğu halde sesi sadece İzzetpaşa’da değil uzak mahallelerde bile rahatlıkla duyulurdu... Sabahın sessizliğinde şehrin sokaklarında yankılanan bu ruhânî ses çoğu insanın aşkını ve imânını tazelerdi.

İşindeki ciddiyeti ve tavizsiz tutumu bazı rivâyetlere de konu olmuştur. Bunlardan birini naklederek yazımızı tamamlayalım. Bizzat kendisinin anlattığına göre meşhur akliyeci doktor Mutemit Yazıcı Bey İzzetpaşa Camii civarında ikâmet ettiği dönemde Bülbül Ali Hoca’nın sabah vaktindeki uzun okuyuşlarından rahatsız olur. Çalışanını camiye göndererek onu muâyenehânesine çağırtır. Bülbül Hoca çalışana ses çıkarmaz, fakat muâyenehâneye de gitmez. Birkaç gün sonra adam tekrar gelir ve çağrıyı yineler. Bülbül Hoca yine gitmez. Bunun üzerine Mutemit Bey sinirlenir ve o hışımla bizzat kendisi camiye gelir, Bülbül Ali Hoca’ya sesini yükselterek “Hoca Hoca! Sen ne yapıyorsun böyle!” der. Bülbül Hoca gayet sâkin bir tavırla “Ne yapıyormuşum Doktor Bey?” diye karşılık verir. Mutemit Bey “Ben seni günlerdir çağırıyorum, sen niye benim yanıma gelmiyorsun?” deyince Hoca tebessümle “Valla Doktor Bey” der, “Ben de seni günde beş vakit çağırıyorum; sen hangi gün bana geldin ki sen çağırınca ben hemen sana geleyim?” Bu cevap Mutemit Bey’in çok hoşuna gider, gülerek “Haklısın Hocam!” der, Bülbül Hoca’ya sarılır, bu vesileyle dost olurlar.

NoT: Bu yazı Bülbül Hoca’nın kıymetli kızı Fazilet Tokgöz Hanımefendi’nin değerli katkılarıyla hazırlandı. Kendilerine sonsuz teşekkürlerimi arz ediyorum.

Ahmet Karataş 


30.12.21

GAĞAND VE BİZ

          


                   Her gün biraz daha uzaklaşıyoruz birbirimizden. O iyi adamlar, bizden önceki nesiller gün be gün kayboluyor. Hemmide bize anlat(a)madıkları, öğret(e)medikleri sadece uygulamaya çalıştıkları kültürel mirasları zihinlerinde saklayarak dönmemek üzere gidiyorlar. Soğuk demir atlara binenler geride bıraktıkları öğretilerin gelecek nesillere taşınmasında kaygılılar. Çağın nesilleri teknolojik farklı kültleri benimserken zaten çok az bildiği geçmişini ne çabukta unutmaya hevesli. İnancın boyunduruğu altında bildik öğretileri de unutarak ateist gömleğini giymeye pek de hevesli. Ötekileştirilince de beygir tepmiş gibi gerisin geri cebinde kalan ufak kırıntıları kanıt olarak sunmaya yeltenir. Hiç bir zaman geç kalınmış sayılmaz aslında. 

         Oysa cesaretle çıkılan yolda doğrudan sapmadan, öğretileri es geçmeden bir orman gibi kardeşçe ve binlerce hür nefer yetiştirebiliriz. Ey divane yası matem, üç aylar, Hızır nedir? Cem gağand, niye yapılır. Özde 'eline diline beline sahip olmak nasıldır? Şerri def, hayra niyazı Lokma niçin dağıtılır biliyor musun? Şimdi bana 'elin adamı aya çıkıyor sen hala nerelerdesin?' diyeceksen de durma söyle. Hayatını bu işe adamış üç beş cesurla bu iş yürümez. Top yekun savaşmalı üstüne üstüne giderek çağın vebası internet ve medya platformlarında kültürel değerleri yaymak gerekir. Yumruğunu balyoz yaparak vura vura sahiplenmelisin sana ait olana sarılmalısın. İşte sana, bana, ona ve bizlere fırsat. 

         Mezopotamya'da unutulmaya yüz tutmuş örf, adet, gelenek, göreneklerden biri olan gağand; geride bırakılan yılın son Aralık ayı son perşembe günüdür. Emekler harcanarak acı, tatlı, kazanç ve kayıplar unutulmak istenirken, bol bereketli bir seneyi karşılamak için hazırlıklar yapılır. Anadolu kırsalında uygulanan gelenekte O gün zengin, fakir, ağa, köylü, farklı inançlı, bedensel engelli vs sıfatlar ortadan kalkarken, herkes gücü yettiğince gağend hazırlığına hizmet için koşuşturur. Yaşlı bir gağan dedesi (Qâl) sırtında torbası yanında genç eşini (Fatıké)temsil eden biriyle  hanelerden gönül rızası “Gağandé ma bımbarek bo /gağandımız kutlu olsun..” söylemiyle buğday, un, ceviz, pestil, kuru kaysı, badem, kuru üzüm vs toplar. Peşindeki çocuklarda eğlenerek oyunlar oynayarak eşlik ederler.  Qâl geçen yılın temsili olup vedalaşmaya, genç eşi Fatıké ise yeni yılı karşılanmayı temsil eder.

         Saygıda kusur edilmeksizin her hanede veya büyük bir evde toplanılır. Hane halkı ve misafirler telaş temaşa içinde hazırlık yapar. Üç gün hak yoluna (riyâ hék) oruç tutulup kutsal yerler ziyaret edildikten sonra en iri koçlar seçilip sürüsünden ayrılır. Ahaliden toplanan her nevi erzak gağand evine teslim edilir. Yıldönümünün (seré salé) sabahı evden temiz pak kıyafetlerle evlenerek ayrılan kız kardeşler hala, teyze (zeyi) çeşitli hediyelerle ziyaret edilerek ( barâ zeyi) unutulmayıp değer verildiği kanıtlanır. Harmanda pişirilecek yemekler için kazanlar kurulup altına kesilmiş kuru meşe, kavak, odunlarından ateş yakılır.  Maharetli erkekler  kasketlerini ters çevirip imam edasıyla seçili koçları dualarla kesip derilerini çerm denen tulum şekliyle bıçaksız yüzme gayretine girerler. Ki bu deriler daha sonra bolca tuzlanarak güneşte kurulmaya bırakılacaktı. İyice kuruyan deri temizlenip kullanıma uygun hale geldikten sonra ayran yayığı, su tuluğu, çökelek ve peynir saklamada kullanılır. Kara kazan başında  bıyıkları terli yetme gençler yavuklusuna maharet ispatlayıp bulgur pilavı, etli kuru fasulye, çorba pişirirler. Bir kazanda toplanan buğdaylar kaynar suyla haşlanarak yumuşatılır. Daha sonra haşlanan buğday (hedik) bereket getirmesi amacıyla hane, ahır, su ve doğaya serpilir. Tuzlanıp yenmek için dağıtılan hedikler  iplere dizilerek yıl boyunca tavanlarda asılı kalır.

             Kutsal ziyaretgâh kaynağından alınan bir tas su sade veya tuz karıştırılıp bacadan haneye, dualar okunarak iç dış mekâna ve doğaya dualar eşliğinde serpilir. Bekar kızlar rengârenk fistanlarıyla ortalık yerde görücüye çıkmışçasına su taşıma, ev süpürme, davar sağma vs her işe koşuşturur. Alınları mor dövmeli yetişkin evli kadınlar başlarındaki  siyah kalpağıyla (köm veya kom ) mutfakta caka atıp hamur yoğurarak bir adam boyu yufka ve mayalı sac ekmeği yapar. Kömür ateşinin altına koydukları yağ ile yoğrulmuş hamur tepsilerini kızartarak genelde özel davetler ve misafirlere ikram edilen parğaç (kete), keşkek, zılfet ile ince yufkadan yapılan sarımsaklı, yoğurt ve tereyağlı sırım yemekleri hazırlar.  Erginlik çağı delikanlılar arkası kuşlu ayna, tarak, kızlar ise kenarı işlemeli mendille boy gösterirler. Gelecekteki eşin seçileceği tek eğlencede bahis tutarak yumurta tokuşturmak için sabrederler.  Bilhassa buluğ çağı kız, erkekler köy yerinde ev ayırmaksızın ne kadar hindi, kaz, tavuk besleyen varsa hepsinden yumurtaları toplar. Tokuşturmak için yüzlerce yumurta kaynatılarak çeşitli renklere boyanır.  Ayrıca yine el birliğiyle kuru üzüm, pestil, çir (elma, armut kurusu) ceviz ve petekli bal ile tatlı yapımı için kabak gağend evine taşınır. Yayıklarda ayranlar soğusun diye dağ kaynağı suyuna yatırılır. Akşam olup yerler dağ taş mühürlendiğinde davul zurna eşliğinde şenlikler başlar.  Baş köşe yüksek makam sayıldığından sırt yastıklı oturmalık döşekler serilerek söz sahibi pir mürşit dede soyundan gelenlere ayrılmıştır. Bu mertebede oturanlar inancın saygısı gereği söz vermedikçe kimse konuşamaz.  Ancak verilen izinle konuşup oturur. Ortaya misafirlerin ulaşılabileceği şekilde üzeri meyve, kuruyemiş dolu bakır bir sini konulur. Dışarıda yeni ay eşliğinde coşkuyla halay çekilip zılgıtlar arşa yükselirken umut ve dualarla bereketli bol kazançlı yeni yıl karşılanır. Harmana kurulmuş sofralarda ahbap, eş, dost tanıdık tanımadık kadın erkek bir arada beraber yemekler yenir. Arada yaşlılar (çirok) hikâye, sesi güzel (dengbejler) ozanlar saz eşliğinde türkü ve ağıtlarla halaylar çekerek geceye renk katarak geç saatlere kadar oturup kayıpları anar eskiyi yâd ederler. Küçük topluluklardan ibaret kırsal köylerde itikat önderi şahitliğinde akrabalık bağları evlilik, kirvelik ve musahiplik yoluyla örümcek ağı misali örülerek nesilleri daima çoğaltılarak genişletilir.  Kuşaklar arası kuzenler had safhada olup, amca, teyze hala ve dayılar iç içe karışır. 

      Sok elini taşın altına, sahiplen ananeyi, göreneği bilindik ne varsa. Ve bende sana alkış tutayım, tutalım, tutulsun. Konuş(a)masan, da dillendir telli turnayı dök içini saçılsın inciler bilinsin hakikat. Unutma ki gelecekte unutup tenezzül etmediğin değerlerin gün gelecek başkaları tarafından allanıp pullanarak sana enjekte edilecek. Allah aşkına o vakit ne yapacaksın? 'Ee ben bunu daha evvelden ninelerimden yarım yamalak biliyorum, sanırım bize ait...' diyerek sahipleneceksen boşa çabalama. 'Atı alan Üsküdar’ı geçti sana 'yazıklar' bize 'geçmiş' onlara da 'hayırlar' ola. Cehaleti öfke, top, tüfek, gaz, mermiyle değil, iyilik eğitim öğreti ve bilgelikle savaşarak şah mat etmek gerekir. Hadi hep beraber bizi biz yapan değerlere sahip çıkalım.

Affola haddimi aştıysam. Affola sürç-i lisan ettiysem eğer...

                    


4.5.21

SEYİT RIZA

Rivayet odur ki seyit rıza derler adına 

Kovuğunda suyuna çirok yoğurur Munzur 

Uzun masallar asılırmış beyaz sakalına 

Her telinde bir dengbejin stran sesi 

Sırrı aklında uyurmuş dört kitap 

Harı kar eritirmiş niyaz nefesi 

Mühürlü dilin cemi sükûtuyla 


Devlet korkak anadan yaşın parçalar

Hozat suçsuz tujik

Yalan haki giyinmiş ağalar, bey paşalar

Dadanır öteden bir klamlık cana kurşun 

Tutuşur çalı çırpıya kuru dallar

Ederi on paralık çingen cellât

Beride kırk liraya satılıķ saati seyit rıza'nın


Tanrı sağanağın boşadığından beri

Kısa yaza susarmış kış beyazı gülüşü 

Güdermiş düzgün baba dilde birikenleri

Sükûn eylermiş bawa arada kel sözlere 

Tanrı yeryüzüne saldığında haramileri 

Yürüdü hakka destursuz Uşené kureyşi

Rahatı yerinde değilmiş zaza seyit rıza'nın 


Testiden kırık kalbine varamamış sular

Uykudaymış ay köprüsü Erzincan'da 

Yüzsüz olduğunu söylememiş aynalar

Olmamış ikiyüzlü devlet kadar riyakâr 

Askıda kalıplanmış paslı yaş sancılar 

Karışmış terin pulu alnından özlü söze

Fetva doğramış kundağını telaşla seyit rıza'nın 


Dağlar b'ağlamış saçın tek teliyle 

Kâmili öğütlerle getirmiş zorbayı dize 

Geçmiş kursağından rızığı helâl lokma

Kırılmış aklın terazisi tam ortasından 

Kilidi açık kapıdan yapışmış ecel yakasına 

Yağmalamış cesareti sığınağında toprak

B'irfaniyem varsa affola kusuru seyit rıza'nın

                        ________________İrfankarabuluT


30.4.21

NEWBAHAR HOŞ GELDİN MAYISLA



         Tek kişilik cesaretle yine yeniden gelen New bahara buluşma arifesindeyim. Adrenali yüksek şatafatsız bir karşılamayla bayram kutlayacağım. Asırlık çınar gölgesinin vurduğu meydanın ıslak banklarından birine iliştim. Arkamda kalan parkın çimenlerinde huşuyla boy gösteren papatya çarptı gözüme. Mırıldanıp marşını emekçi edasıyla, yolduğum boynu büküğün kokusunu genzime doldurdum. Varıp onurlu kaideye 1mayıs hatırına öpücük kondurduğum papatyayı bırakarak döndüm boş banktaki yerime. Aklın kalemi döktü düşüncelerimi;

Sözüm gücün varlığını bilmeyenlere

Ve hala küçümseyenleredir

Sen ki kaybetmemişsen özgürlüğünü

Solumamışsan kaynayan insan fokurtusunu 

Alanlarda hınca hınç korkuyu yaşamamışsan eğer 

Eğer alevler içinde yanmamışsan

Siz ne anlarsınız barışçıl özgür mücadeleden

           Aklım susup orkestra eşliğinde yağmurlar çarparken matem rengi şemsiyeye, gözlerim yağıyordu potinlerime. Tenhada düştüm peşine usumun bir başıma. Kâinatın döngüsü yaşamımız toprağın bereketi, suyun kudreti, ışığın cömertliği ve insanlığın emeğiyle sürekli yenilenir. Biri var olmadan diğeri nihai sona ermez asla. Baharın müjdecisi mayısın doğurganlığı öylesine mucizevidir ki suale ve şüpheye yer yoktur. O' rahminde barındırdığını binlerce yıl saklar. Tohumun suya, kökün ışığa, börtü böceğin çiçeğe mutlak ihtiyacı olduğu gibi insanoğlu da muhtaçtır. Baharda çapalanan emeğin, umuda vurulan her kazmada dökülen alın terinin karşılığını cömertliğiyle geri verir doğa. Bedelinin daima ağır olduğunu bildiğimiz ihanet olmazsa ektiğimizi biçeriz. 

             Hani Karadeniz’in ümit bağladığı, yeşilin can bulduğu yağmurlar? Mezopotamya hala bağrındaki inanç beşiğinde uyuyan kör cahiller yetiştirmekte. Ya başı dumanlı, kar kaplı ihtişamından ödün vermeyen kaderi açlık, sefalet, yokluk kokan doğuluma ne demeli? Batıda ise Nemrut vicdanlı günahkâr yeşil sermayeye tapmakla meşgul. Nerede Toroslardan Akdeniz’e inen Halil İbrahim bereketi? Akşamın kızıllığında DNA'sı bozuk kan emici sülükler, sunaktan şarabın yudumlar doymak bilmeyen iştahlarıyla. Oysa çoktan unutulan Anadolu'nun dağlarına aynı gülbaharlar new umutlarla gelir. Yolunur binbir çeşit çiçekleri, çiğnenir gülistan bahçeleri, hep aynı acıyla kazınır tarumar edilir ana yüreği. Şimdi birde tarihte mayıs ayının öyle kolay olmayan acı hüzünlü yanlarına bakalım. Meselâ emek özgürlük dayanışma ve işçi bayramı  1 mayıs kanlı olaylara sahne değil miydi ? Ve gelelim bu meydanın asıl meselesine. O meydan ki 34 emekçinin kanıyla sulanmadı mı?  Haftasında 6 Mayıs’ta memleket ve bayrak uğruna devrime koşanların şehadet şerbetini nasıl içtiklerini yediden yetmişe herkes bilir. Sükût eyleyip usuma yönelerek yine mırıldandım;

Üç gülüyüz kan kırmızı devrimle açan

Çıban olduk uç verdik özgürlüğe

Gelecek adımızla mıhlanmış duvara

Üşür hayatımız dikenli tellere asılıyken

Lâl olsun dil şaşarsak andımızdan

Üç fidanı gülüz meşaleyle yürüyen

           Gözyaşlarıma dokunup silmeye tenezzül etmedim bile bile. Başkent karanlığa boğulurken yağlı urganları sehpada umuda yeşerdi. Üç fidanı unutturamadı geçen onca yılda zaman. Faili meçhuller alıp başını giderken keyfe keder sorgularla masum çığlıklar zindanın karanlık odalarında boğduruldu. Gözü yaşlı analar karadan başka renk giyemez oldu ne yazık ki. 10 Mayıs’ta Nelson Mandela kaderine terkedilen kara kıtada özgürlüğün, barışın, sevgi ve hoşgörünün yanı sıra umudun simgesi oldu. Takvimler 13 Mayıs’ı gösterirken soma maden ocağı ekmeklerine kömür karası bulaşmış 301 masuma mezar oldu. Ey usum dedim bu kez yaz kömür karasıyla, yaz ki unutmayalım insanlığımızı;

Soma ey zalim soma duyuyorsun değil mi?

İçimde yanan Har'ı sen gibi

Yandı ocağım yandım ben yakıldım diri diri

Yaktın erimi d/ölümü hayattaki direğimi

Geri ver bana sevdiklerimi soma

Bebelerimi yetim göğsümü boş bırakma

Elimdeki al kınayı zamansız soldurma 

            Acılı anaların hislerine tercüman diyerek bir kez daha düşüncelerimi ebediyete not düştü kalemim. Yeşil sermayeye mahkumlar hak hukuk adalet çabalarını balçıkla sıvadı yetim bebelerin. Kurtuluş savaşı enkazında dağ taş namerdin ayaklarıyla çiğnenip denizler kızıla boyanırken mayıs üzgündü bu kez. Oysa bakışı çelik, mavi göz tıbbiyeli Mustafa Kemal, bir avuç vatan perverle sınırlarını yeniden çiziyordu memleketin. Şahlanarak kurtuluş mücadelemizi anımsadı aklım hücreleri;

Olsaydın sen olsaydın hayatta keşke

Bu kadar baskın yer miydim içimde?

İşkenceyle kalemi kırılırken yazarların

Nakışlı mendili yakılır mıydı Memedin?

            Umudumu yitirmeyip yüklendim usun düşünce odalarına yine yeniden. Kim derdi ki topraklar zapt edilmiş  bir memleketi topsuz tüfeksiz bir avuç zavallıdan güç alarak yeniden ayağa kaldıracak. Hırçınlığına aldırmadan patiskalarını yırtıyordu Karadeniz’in 19 mayıs şafağında ufak takasıyla. Tam soluklanacakken sisli  27 mayıs sabahının meşhur bir darbesi çalkaladı bu kez. İşte yetişemediğim tarihi bir utanç diyerek yana yana dizilip nakışladı. sözcükler;

Yassı adımları denizden kerten kamyonlar

Devrim mavisi kımıltı taşır yakınlara 

Yumruğu bacalarda kartvizit halk

Çürütür vardiyaları bir kısa uzun düdükle

Baş kaldırır umuda kurulu saatler

Sarkar mazota ucuz emekler paslı şehirde

         Sokaklar, sokaklar çamur yine tarumar. Halk nasıl huzurlu olsun, nasıl uyusun ki? Ve perde kapanmadan son kurşun 31 Mayıs’ta bu parkta umuda, sevgiye, insanlığa sıkıldı. Bir kez daha galip geldi kalemler. O kalem ki gerçeğe sahip çıkarak aklımızla oynattırmadı. Titreyen parmaklarım kalemi aradı aklıma danışmadan. Ve çarpık çurpuk kelimeler yuvarlandı pelte dilimden;

Çınarı göğe uzanan dallarda serçeyim gezi parkına

Ceviz ağacıyım 

Abide-i hürriyetimle topçu kışlasında

Ve ağlıyor binlerce ana ulusuma tanık diye

      Diyerek dil sükûtu seçip mühürledi dudaklarımı. Şemsiyeme vuran damlalar kesilip güneş merhaba dercesine ümit veriyordu. Tek kişilik sade törenimi bitirerek selama durdum onca zulme haksızlığa göğüs geren meydana, anıta ve gezi parkına. Barışçıl, hastalıksız bir dünyada yine yeniden bir dahaki baharda özgürce insanca yaşamak, umutla tutunmak, sevgiyle kavuşmak, sağlıkla mutluluğa yeşermek adına güvenle kalın. Yaşasın New baharlar, yaşasın insanlık dostlar.

Var ola mayıs affola var ise kusurumuz...


LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...